3 Ocak 2008 Perşembe

trende..

Çukurova Mavi treni Adana’dan öğleden sonra ikiyi on geçe kalktı. Meziyet Hanım apartmanından epeyce erken çıktım, gar sadece 10 dakika uzaklığındaydı. Tren ikinci yolda durmuş, hazır ve nazırdı. Eh bu sefer merdivenler daha insaflıydı (diye geçirdi(m) içinden). Birkaç gün önce Ankara Garı ikinci yolunda (epeyce) merdiven vardı. Gar sakindi öğleden sonra. Bayram sonrası tenhalığı vardı. Bir banliyönün dağılmasını bekledi(m) içeri girmeden önce. Yola çok eşya getirmekten pek haz etmezdi(m) ama kağıt ağır bir madde. Kendisi de, içeriği de. 15 numaralı odaya girdim. Biletçi Bey bavulu kaldırmama yardım etti, ta odaya kadar getirdi: ‘Ay lütfen o kendi gider, uğraşmayın.” Dinlemedi beni ta odaya kadar götürdü. Temiz havlu, kutusu açılmamış bir sabun, sıcaklık iyi. Camdan da güneş vuruyor. Biletçi Bey, “Yemekli henüz açık değil”, tren kalkınca açılacakmış. Odada kalayım bari. Bavuldan çerezlik bir kitap çıkarttım duran zaman geçsin diye. Tren gecikmesiz hareket etti, son anda yetişen bir aileyi içine almaya çalışırken. Bavulu açtım, içinden İstanbul’a varana kadar okumam gereken kağıt tomarını ve yanında çerezlik kitabı aldım. On deste kağıt. Yemeklide kimse yoktu henüz. Vagonda tek bir adet tek kişilik koltuğu olan masa vardı. Tren yolculuğu dörtlü sohbetler üzerine kurulu. Çekirdek aile için mi? Tek kişilik koltuğu olan masa neden var o zaman? Tek çocuklar için mi? Yanlarındaki boşluk onlara yalnızlığı mı hatırlatıyor yoksa tek olmaktan korkmadıklarını mı? Oturuyorum. Yalnız bir yolcu olarak burası uygun olsa gerek. Kağıtları masaya koydum. Çantamın içinden kalemler, müzik, dudak kremi, mentollü şeker, ve çalmayan bozuk bir telefon. Ama yerleşemedim masaya bir türlü. Sıkışık geldi. Tek kişiye sığamadım. Onun bir önündeki yerleşmiş dörtlüye geçtim. Yayıldım iki kişilik koltuğa, dört kişilik masada kağıtlarım her bir servis alanı üzerinde; ordövr olarak bir kültür programı, ana yemek için sinema senaryosu, tatlı için de bir tiyatro oyunu tasarımı duruyordu. “Demlendiğinde bir büyük bardak çay alabilir miyim? Teşekkürler.” Müziği açıyorum. Tren camının üzerine yarı-şeffaf bir amblem yerleştirilmiş. Devletin demiryolu. Bir hilal ve bir yıldız. Nereye baksan mutlaka görüyorsun onu da. Hep kadrajın içinde. Yolu boyunca geçtiği toprakların hepsi benim diyen bir ay-yıldız. Gören senin gözlerin ise cam senin gözlüğün. Bu durumda toprakların hepsi senin mi olur? Yoksa ay-yıldız yaşlı bir amcanın verdiği bir ihtar, katı bir hatırlatma mı, tam anlayamıyorum: “gördüğün her şeyi bu gözlüklerden gör, bunu algıla ilk önce, sonra gördüğünü!” Sol tarafa bakayım en iyisi, arama girmesin hiçbir şey yeşille diye. Oh içim açıldı. Upuzun yeşilliklerin arkasından karlı toroslar uzanıyor. Bilumum dağ ona bakana en heybetlisi görünebilir pekala, hele ki yemyeşil bir ovanın ardından görüyorsanız onu güneşli bir kış gününde ışık gibi parlayan. Seyirlik bir yolculuk bu, neden sol tarafa taşınmıyorum? Sağda hep taş var. Sonunda vagona en arka sağdan girmişken, orta solda konuçlanabiliyorum. İçimdeki göçebelik gönlüme uygun yeri de geze geze buluyor. Evvelden beri yolda olan trende bile! Tüm servis noktaları bu sefer de sol eksenli kuruldu, gerekli güncelleştirme yapılarak. “Elektrik trene geç geldi, çayın demlenmesi bir saati bulur” dedi, kahve yapayım mı sütlü? Olur. Başladım okumaya. Bir yandan yolu izliyorum. Görüntüler saniyede yirmibeş kare gitmiyor olabilir ama bir film şeridi geçer gibi seyrediyorum Yenice’den Pozantı’ya kadar tünellerle geçerken torosları.. Sinema olarak çekilen ilk filmin bir trenin gara girişi olması bir tesadüf müdür? Seyircilerin üzerilerine gelecek diye korkup salondan kaçtıkları.. Sinemanın endüstriyel bir buluş olması sanatını hep etkiledi. Ve en çok sevdiği imgelerden biri de trendi: perspektife oturan, ihtişamlı bir fethi simgeleyen tren.. Kendini yaratan yolu açtığı için trene minnet borcu mu ödedi nedir? Gerçek zamanlı film denemeleri peki? Yataklı tren deyince akla Christie’nin 12 (?) defa bıçaklanarak ölen röbdoşambrlı beyefendisi geliyor akla. En etkileyici olan girişlerden biri ise Von Trier’in Europa’sı. Dışses: “Şimdi ona kadar sayacağım, ve sonra Avrupa’da olacağız.” Sert bir ışıkla bir lokomotifin raylar üstünde gidişini görürüz. 10, 9, 8, 7, 6, 5, 4, 3, 2, 1... Pozantı’yı geçtik. Hava kararmaya başladı. Yemek için pirzola söyledim, yanında biraz salata. Biraz sonra içeriye 4 kadın birden konuşa konuşa geldiler pullman tarafından. Bir de küçük bir kız var, magenta rengi paltosu, lacivert bir elbise, beyaz çoraplar ve yeni ayakkabılarıyla. Masmavi gözleri, sarı kıvırcık saçları var. Gülümsüyor. Pek bir heyecanlı sanki.. Genç bir annesi var. Uzunca boylu genç bir kız. 24ünde gibi. Arkasından ona çok benzeyen çilli bir kız, küçük kızkardeşiymiş. Annelerinin boynunda boyunluk var. Ve bir de pek ağzını açmayan sakince bir teyze.
Hepsi birden sağımdaki masaya yerleşiyorlar. Anne, benim karşı çaprazıma ilişiyor. “Rahatsız etmiyorum di mi kızım?”, yok canım buyrun. Kızlar güle oynaya birer çay ve sigara içip içeri geçiyorlar. Okumaya devam ediyorum. Yemeği çok yavaş, bir yandan okuyarak yedim. Aşçı yeniymiş, garson hiç sevmemiş onu. Yemek de bir garip fazla kekikliydi. Bozuk olmaz buranın eti ama, bilemedim.. neden baharatlı olur ki bu kadar? Elinin ayarı olmayan bir aşçı sanırım bu. Belki torpillidir. Adanalılar çok kibar insanlar. Küçük kız ve ailesi bu sefer yanlarında rakıcı bir enişte getirerek karşıma geçtiler. Yedikleri yemeklerden sadece anne çorbasını beğendi. Ne omlet ne de tavuk şiş iyiydi. İlk önce bana ellemediler ama garsonla ahbaplığı kuruverdi kadın. Sonra öğrendim aşçının yeni olduğunu, beni de öğrenci sanmışlar. Vizeye çalışıyorum. Biletçi Bey de öğretmen sandı. Kendimi Çalıkuşu hissettim, pek nostaljikti. Burada kimse cool kavramını bilmiyor galiba, benden en fazla dantel olur zaten, söyle evdeki büyücek televizyonun üzerine pek güzel giderim. Üstüme de bir çift minik biblo. Seyr-ü sefa bana bakmak... Nakış işlemelerim pek güzel, üzerimde ying-yang, om, üçgen, ra’nın gözü gibi çeşitli motifler olabilir. Kadının ve hemen bi 20lik söyleyen eniştesinin oğlu da Kütahya’da askerlik yapıyormuş. Ailecek yemin törenine gidiyorlar. Heyecan bundan. Pek bir sevinçliler. Enişte aynı hikayeyi bininci kez anlatıyormuş olduğu kadının ilgisizliğinden belli, hemen mayhoş oluverdi. Israrla söylüyor, “rakıyı bir sene içmicem desem içmem, ama sigarayı.. onu bırakamıyorum.” Küçük kızkardeş bekar, abla ve anne kocalarının içmelerinden bıkmış, Sevil kocası için iradesiz diyor, ama tatlı tatlı.. Ufaklığı yedirdikten sonra yatırmaya gidiyor. Benim müzik dinlememe aldırmadan, sıklıkla böldükleri için özür dileyerek soyumu sopumu öğreniyorlar, soylarını soplarını öğretiyorlar. Heyecanları pek tatlı. Sabah üçte varacak tren Kütahya’ya. Ertesi sabah kavuşma.
Şekersiz bir türk kahvesi üstüne bir büyük çayı odaya isteyip, kendime dönüyorum. Okumam gerekenleri okumuş, tren yolculuğu üzerine kısa bir hoşbeşten sonra.. Biletçi Bey, öğretmen miyim diye sorduğumda yazarım dedim utanarak. Dizi mizi dedi? Yok dedim ama uğraşıyorum işte. Burcumu sordu, yükselenimin akrep olduğunu duyunca, “oo akrepler zordur ya. Karım akrep.” Sizin burcunuz ne? “Balık. Alığım ben.” Ay ne duygusal adam bu, karısı iyi bir insandır umarım... Gece lambası niyetine tırtıklı ampul ışığında, odanın belli belirsiz bir silüeti cama yansımış, siyah geceyi izliyorum. Grenli, sisli, kurumuş ağaç dalları ardından buğulu sokak lambaları... Bazen elektrik telleri, vagonsuz lokomotifler, köyler, bazen de kapkaranlık bir tünel... Eğer dolunay varsa, gece epey aydınlık oluyor kırsalda. Keyiflice izleyebiliyorsun etrafı. Üzerinde işçi emeğin dostudur yazan koca, terk edilmiş bir TMD fabrikasının önünden geçerken biraz ürktüm. Tren, sinema, fabrika. Endüstrileşmenin ve getirdiği siyasetin en acıklı hikayesi yine Trier’den, Björk’ün oynadığı filmidir herhalde. Kör kahraman, fabrikada çalışır, trenlerde şarkı söyler. Kaçınılmazlığının şarkısını.
Yüksek öğrenimi gördüğüm şehrin kültürü bambaşkaydı. Tren ve simgelediği tüm değerler mitleştirilmiş ister edebiyatında, ister filmlerinde.. Uzun bir yaşanmışlık var sanki aralarında, duygusal bir geçmiş hikayeye olan bağlarını kopartamadığı bir iletişim var. Orlando’nun kadın olma deneyiminde bir sahnede, adı neydi o adamın, şaha kalkmış siyah bir at üstünde treni gösterir: “Tren, ‘gelecek’tir.” Bu duygusal geçmişin kahramanı, aslında “yeni”nin ve her zaman yeni kalacak olanın ta kendisidir: Modernitenin paradoksu. Tren simgesi, sürekli bir kutlama halindedir; kabus olmadıkça. Trier’in Avrupa’sı kabusu oynar mesela, sene 1944’tür. Bak endüstrileşme ne yaptı sana dercesine. Sally Potter’ın Orlando’su Virginia Woolf’un hikayesi üzerinden gider. Yolculuğuna erkek başlayıp kadın olur. Film yaklaşık 400 sene süren bir hikaye anlatır. Dönemin gelişimini fonda kullanarak, zaman içinde Havva nasıl yaratıldı, gösterir. Kendini fark etmesini, gelişmesini, değişmesini, savaşmasını, kazanmasını ve kabullenmesini bildi kadın. Evrim dediğin böyle olur. Özgürlüğünü hakkıyla aldı. “Kadın” denilen yaratıyla gurur duyuyorum. Beni trende ya bir öğrenci ya da öğretmen diye düşündüler. Elinde kağıt kalem. Anca okullu olur bundan. Oysa saçlarım topuz değildi, ve siyah kemik çerçeveli gözlüklerim yoktu. Rahibeden bozma da giyinmiyordum. Ama yaramazlığım birebir, bir bilseniz. Bu toprakta da kadının derdi aynı. Hele Adana’da içki sigara içen, söven dövenm adam dolu. İrkildikleri zaman hoşt diyecek kadar korkutulmuş gözleri kadınların. Suna’nın içinde de bir Çalıkuşu var ama. Gözleri fıldır fıldır. Umarak soruyorum kendime, geç kalmış olmaktan da korkarak, ben küçükken bir hata yapıp Çalıkuşu’nu mu modellemişim? Umuyorum öyle bir hata yapmadım. Bugün geçtiğim uzun ağaçlıklı yol ve narenciye tarlası bana onu anımsattı herhalde. İçimdeki çalıkuşu. Anılarını kendine saklasan iyi olur. Dönemin geçti. Şimdi ilk yüze giremezsin.
Şu anda bilmediğim bir istasyonda beş dakikayı aşmış süredir duruyoruz. Yan kompartıman iki kişilik yere nasıl koca bir sülaleyi sığdırmış anlayamıyorum, en az beş ayrı ses üstüne çocuk sesi.. televziyon da yok, sürekli bağırınıp çağırınıyorlar.

25 Kasım 2007 Pazar

tahtırevalli

bir sabah ile bir akşamın dengesi birbirini tutmuyor..
insanın nasıl tutsun dolunayda?

kendimi fark ettiğim ilk andan itibaren dışarıdan bir göz var beni izleyen.. bana bakan, beni gören ve bunu bana fark ettiren...
gözümü kaçırsam da kendimi gördüğüm... hiç kaçamadığım...

şimdi bile bu fildişinden kulede sanki herkes beni izliyormuş gibiyim...

beni seven, onun beni kanatları almasına ihtiyacım olduğunu düşünen - buna ihtiyaç duyduğumu düşünen - bir adam var karşımda...
yanında yürümek derken, düştüğünde arkanda olacağım derken benim düşe kalka yürüdüğümü düşünüyormuş.
eğer olursa değil...
ben hep düşen olduğum hatta büyük düşüşten hiç kalkamadığımı düşündüğü için...

benim yardıma ihtiyacım.. kurtarılmaya muhtaclığım...

benim kartondan duvarlarım var, hayatımın sahnesini değiştiren... der..
benim duvarlarım camdan demek istiyorum...


Duydum ki yine umudunu kesmişsin insanlardan,
dostluklardan... Duydum ki yine acımaya başlamışsın
kendine...
Yolunu kimselerin bilmediği, bilmek de istemediği
sevginin o hayal ülkesinde birilerini beklerken çok
üşümüşsün...
İnsan ancak kendisine sevgili olabilir, diyormuşsun.
Şimdi artık yollarda ve binbir hayalin peşinde
sürüklediğin ve yıprattığın sevgine minnet borcunu
ödeyecekmişsin...
Acıyan sevgini şımartacak, onu örtülere saracakmışsın.
Onu kendini güçlü ve korunaklı olduğunu hissetmediğin
hiçbir yerde ortaya çıkarmayacakmışsın...
Sevgini yırtıcı bir kuş gibi yetiştiriyormuşsun.
En iyi savunmanın saldırı olduğunu ve yokolmamak için
yoketmek gerektiğini öğretiyormuşsun ona...
Ona onu, sabırlar, merhametler ve inceliklerle değil,
hazlar, hayranlıklar ve kıskanç ilgilerle
besleneceğini vadediyormuşsun.
Her gece uyumadan önce arkasında Che Guevera’nın resmi
olan aynanla konuşuyormuşsun: Bir sen varsın önemli
olan, bir sen varsın gerçek olan... Hem onca acıya
rağmen hala güzelim...
Ve artık kendime yasaklıyorum başkalarına acımayı ve
hayatın acısını...
Aynadaki nefesinin buğusunu görüyorum buradan.
Gözlerinle gözgöze gelemediğim için tutup aynadaki
buğuyu öpüyorsun.
Yaralı kendini öpüyorsun...
Çekmeceden cüzdanının çıkarıp içindeki kredi
kartlarını seyrediyorsun zoraki bir hayranlıkla.
İçinde sevgini sakladığğın kaleyi daha da
güçlendirmeyi geçiriyorsun aklından.
Kredi kartlarını yalıyorsun dilinle ve onların zehirli
tadını içine akıtıyorsun.
Bankamatikten her para çektiğinde kulağına gelen ölüm
çığlıklarına alıştırmak istiyorsun kendini böylece.
Hem senden güçsüzlerin ölümü, hem bu ölümleri gizleyen
ve bütün katliamları anında temize çeken teknolojinin
zehirli tadı sarıyor şimdi sevginin yaralarını.
Bankamatikten her para çektiğinde kulağına gelen
çocukların ve kimsesizlerin ölüm çığlıklarına
dayanamadığını hissettiğin anlar, senin için hayatta
sadece annenin babanın ve kardeşlerinin önemli
olduğunu söylüyorsun kendine ve akşam iş dönüşü onlara
hediyeler alarak evine dönüyorsun...
Ve eskiden, sevgini bir kalenin ardına saklamadan önce
sadece kendi çocuklarını sevenleri kınadığını unutmak
içinse bu defa başkaları değil kendin kanatıyorsun
sevgini.
Sonra küçük, tüylü bir köpek almak istiyorsun kendine.
Köpegi severken, kucaklarken sana acımasızlık eden
dostlarının, seni sevginin o hayal ülkesinde yıllarca
bekletip düşlerini ve ömrünü çalan sevgililerin
yüzleri geçsin istiyorsun karşından.
Onların yüzleri geçtikçe sahibin olduğun için senden
başka kimseyi sevmeyecek ve bağlanmayacak olan
köpeğine daha da sıkıca sarılmak istiyorsun, öpüp
koklamak.
Kendini öper gibi, yaralı ve belki de artık hiç
iyileşmeyecek olan kendini.
Hiç iyileşmeyeceğini artık kendinden bile
saklayamadığın böyle anlarda para kazanmak istiyorsun,
iş kurup daha çok para kazanmak.
Böyle anlarda bir kalenin ardında gizlediğin herşeye
yanlışlarla dolu olsa da senden izler taşıyan tarihine
bile düşman oluyorsun.
Seni bu hale getirenlerle bir olup bu belki de artık
hiç iyileşmeyecek yaralı kendini yoketmek
istiyorsun... Sonra yorgun düşüyorsun... Artık
dinlenmek istiyorsun. Yarına daha dinlenmiş ve
korkularından kurtulmuş olarak uyanmak istiyorsun...
Ve uykuya dalmadan önce vitrinlere bıraktığın
dalğınlığın geliyor aklına...Kendine bir kez daha
acıyorsun ve bu yüzden pahalı bulup da almadığın
giysileri almaya karar veriyorsun.
Bu pahalı giysiler sayesinde ilgilerin kölesi değil,
ilgilerin merkezi olmayı istiyorsun.
Bu giysiler sayesinde sızlayan sevgilerini örtmek,
örtmek, örtmek istiyorsun. Görünmez olmak istiyorsun.

Oysa senin gemin camdan sevgili...
İşte güçlü balığın güçsüz balığı yokettiği kanlı
denizin her tarafından seni görebiliyorum...
Sadece ben değil dost düşman herkes uykuya daldığını
görebiliyoruz buradan.
Çünkü senin gemin camdan sevgili.
Sıkıntından yediğin tırnaklarının kenarlarını...
Korkulu bir rüya gördüğünde birden silkinişini...
Yaralı sevgini korumak için aldığın onca kötücül
karara rağman nasılsa hep masum kalan sayıklamalarını
görüp duyuyorum buradan...
Kaleni ve kalenin ardında sakladığın yaralı sevgini.
Boşuna saklama sevgini. Senin gibiler hiç örtünemez
sevgili...
Seni bu kanlı deniz ve düşmanların da dostların da
hemen tanır.
Ya benzerini bulup gidersin buralardan.
Ya da seni yokederler sevgili...
Herkes gibi ve herşeyi bilerek yaşamaszın sen
Senin gibiler örtünemez...
Bu kanlı denizde senin gemin camdan sevgili.

31 Ekim 2007 Çarşamba

Bu ada tek kişilik bir ada

Ne kadar istersen iste ders almadan yürümüyor hayat.

Yürümek zorunda hissetmeyebilirsin bir yere.
Sonunda varacağın yer hiçlik olsa bile
Birlik olsa bile

Yine de bir işe yaramış olmak,
Bir şey yapmış olmak isteğin hep aynı şey yüzünden
Bir şey olmak için

Bir de yapmadan duramadığın şeyler var
Sanki ecelinle değil de,
Yapmazsan öleceğin türden

Ne kadar yatsan da yatağa uyumak ve unutmak için
Yaptığın yanlışları
Akışa sağlayamadığın uyumu
Ney üfler hayatı
Sen ise nefesi

Nefsini tutamadığın için yargıladığın her an

Uzan yatağa
Değişir mi bilemeden
Ama umuduyla belki diye
Uzan yatağa
Kapa gözlerini
Sav aklındaki her uçucu noktayı
Belki derinliklerine kaybolur bilincinin

Gün gelir bir cümle içinde bir tamlama ile

Zaman öncesinin bir cümlesi hortlar yerinden
Kalakalırsın yeni ayın ışığında
Çırılçıplak yapayalnız
Bilirsin bu da geçecek
Elbet izini bırakarak

Evren evren duy sesimi

Her gün bir dikey hareket
Ve meydan okursun ölüme
Her sabah uyanarak

Bir de diğer tarafı var ayın yüzünün
Görebildiği kadar aklının
Ve yüreğinin

Kendini suçlamak nereye kadar
Üredikçe geleceksin kendine
Varmak istediğin yere koştukça gelecek nefes
Nefsine öğrettikçe huzuru hissedeceksin
Aradığın için değil bulduğun için olacaksın mutlu

Uykusuz bir gece ama suç yok
Denge var
Hak yok
Dengin var
Tırmalasa da kulağını canı yanmışlığın öfkeli sesi
İndirme yüreğini
Camdan duvarına çarpan yumruk seslerini
Duysan da kalbinin atışı gibi

Gir içine bedeninin tekrardan
Ve kes kendine dışarıdan bakmayı

Sendin unutma maskeli baloyu reddeden
Olmayacağım onlardan diyen

Şimdi evde bırak tüm maskelerini
Ve yeşile var

Silkin
Silkin ve kendine gel
Bu ada tek kişilik bir ada
Ve bazı bazı sana bile fazla

Göle eğ yüzünü,
Gör aksini, seni en iyi bileni
Sev, okşa onu

Bundan sonra egonu da çomağını da sok cebine
Aksın deliğinden
Süzül süzül

Hiçliğe er
Su ol
Huzur ol
Hiç ol
Olduğundan mutlu ol

20 Haziran 2007 Çarşamba

In conceptual art... all planning and decisions are made beforehand and the execution is a perfunctory affair. The idea becomes the machine that makes the art...
Sol LeWitt

16 Haziran 2007 Cumartesi

şans...

Hayatımızın belli bir evresini kaçırmış olmamız, bize, geri dönüp kaçırdığımız bu şeyleri bulma, sahip olduklarımızı ve yolumuza çıkan her şeyi yok etme izni vermez...

Yeni başlangıçlara çin çin!

15 Haziran 2007 Cuma

c'est la vie

This is how it works
You're young until you're not
You love until you don't
You try until you can't
You laugh until you cry
You cry until you laugh
And everyone must breathe
Until their dying breath

No, this is how it works
You peer inside yourself
You take the things you like
And try to love the things you took
And then you take that love you made
And stick it into some
Someone else's heart
Pumping someone else's blood
And walking arm in arm
You hope it don't get harmed
But even if it does
You'll just do it all again

korku...

kaybetmektense... kaybederim...

Aşığın paranoyası, şu iki büyülü içerik arasında gidip gelir; bir yanda fısıldayarak söylenen artık beni sevmiyorsun korkusu, öte yanda ise bize atalarımızdan miras kalmış olan o ünlü psikolojik açıklama bulunmaktadır: seni gülünç endişelerimle rahatsız etmeye hakkım yok. çünkü korkularım, aklı başında ve olgun davranmak için elimden geleni yapmama karşın, beni yavaş yavaş deliliğin kıyısına sürüklüyor...
........
...Aşk'ta güçlü olabilmek için "birşey yapabilme yetisi"ne değil, "hiçbir şey yapamama yetisi"ne sahip olmak gerekir desek daha doğru bir laf etmiş oluruz.
.....
alain de botton / romantik hareket


gitmesinden korktuğun için gitmek...


Kimdi giden kimdi kalan
Aslında giden değil
Kalandır terkeden
Giden de bu yüzden gitmiştir zaten

murathan mungan